6 Eylül 2013 Cuma

SULTAN II.ABDÜLHAMİD HAN



SALTANATI : 1876 – 1909

Osmanlı tarihinin , ekonomik siyasi ve sosyal bakımdan en karışık döneminde 34. Osmanlı Padişahı olarak tahta geçmiştir.  Doğumu 21 Eylül 1842 , ölümü 10 Şubat 1918 olan Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid , annesi Tiri Müjgan kadınefendidir.

            Abdülhamid Han’ın fevkalade bir hafıza ve zekaya sahip olduğu, gördüğü bir kişiyi unutmadığına dair bir sürü delil ortaya konmaktadır. Alman Birliğini kuran Prens Bismark dünya üzerinde 100 gram akıl varsa bunun 90 gramı Abdülhamid Han’da 5 gramı bende 5 gramıda diğer siyasilerde demek suretiyle onun zekasına dikkat çekmiştir.

            En büyük talihsizliği  Sultan  VI Mehmet Vahideddin  Han gibi devleti en kötü şartlar altında teslim almış olmasıdır. Tahtan indirildikten sonra , daha önceden  aleyhinde olup da sonradan pişman olmayan hemen hemen kalmamıştır.

            Bir grup maalesef hain diye nitelendirilebilecek devlet adamı  , başta Mithat Paşa ve adamları olmak üzere amcası Abdülaziz’i ihtilal denilebilecek olaylar neticesinde tahtan indirmişler ve daha sonra da Sultanın tekrar tahta geçmesi ve intikam alması ihtimalini göz önünde bulundurarak tutsak tutulduğu Feriye Sarayında hunharca katletmişler ve olaya da intihar süsü vermişlerdi. Maalesef Meclis-i Mebusan’ın kapatıldığı Şubat 1878’e kadar da, idarede hep onların sözleri geçerli olmuştur. İşte bu dönem içerisin de  Mithat Paşa ve adamları Sultan Abdülaziz döneminde ki güçlü ordudan ve İngilizlerinde kendilerini destekleyeceğini inanmalarından cesaret bularak Ruslara savaş ilan ettiler.  Tahta henüz geçmesi sebebiyle memleket idaresinde  dizginleri tam anlamıyla elinde tutamayan Sultan , İngilizlerin bize bu savaşta asla destek vermeyeceklerini söylemesine ve hatta  yapılan bir toplantıya çağrılan İngiliz büyük elçisinin de bunu  bizzat söylemesine rağmen  savaşın ilanına engel olamamıştır. Eski takvimle 1293 yılına denk gelen bu savaşa 93 harbi denmiş ve Ruslar balkanlarda çok kolay bir galibiyet elde ederek İstanbul’a  kadar gelmişlerdi. İç buhranlarla perişan olan ve her iki cephede de mağlup duruma düşen Osmanlı Devleti, Yeşilköy’e kadar gelen Ruslarla, İntihar Antlaşması denilebilecek olan 03.03.1878 tarihli Ayastafanos Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Ancak düvel-i muazzama denilen İngiltere ve Fransa  bundan rahatsız olmaları üzerine, 4,5 ay sonra bu antlaşma yok sayılmıştır . Tarihçilere göre bu bir buçuk yıllık devreden II. Abdülhamid’in sorumlu tutulması doğru değildir.

            Mithat Paşa’nın büyük gayretleri sonucunda 23 Aralık 1876’da ilan edilen I. Meşrutiyetle açılan Meclisi Mebusanı 93 harbi tecrübesinden sonra  Şubat 1878 yılında kapatmıştır. Bununla birlikte Rum , Ermeni ve Yahudilerin birlik olarak fitne kazanını kaynatmaya başlamaları neticesinde , içinde bulunduğu bu karışık siyasi durumu yönetebilmek için istibdat yani baskıcı bir politika izlemek durumunda kalmıştır.

            Üzerinden 5 yıl gibi bir süre geçmesine rağmen halk Sultan Abdülaziz’i unutmamış ve ölümünün bir intihar olmadığına inandıklarını söyleyerek  Sultanın katledildiğini  ve müsebbiplerinin bulunmasını istemişlerdi. Bunun üzerine kurulan mahkemece Mithat Paşa , Hüseyin Avni ve bu insanlara yakın bazı kişiler suçlu bulunarak  haklarında idam kararı verilmiş, bu idam kararı da Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa , Ahmed Cevdet Paşa’larında aralarında bulunduğu bir heyetçe onanmıştı. Ancak Ulu Hakan onları afetmiş ve cezalarını sürgüne çevirmiştir.

            O güne kadar Tebay-ı Sadıka olarak adlandırılan ve Osmanlı yaşam biçimini benimsemiş Ermeniler , Rusların oyununa gelerek ayaklanmaya ve çeteler kurmaya başladılar. Bunun üzerine Abdülhamid Han Ermenileri bulundukları yerlerden başka yerlere göç etmeye zorlamak durumunda kalmıştır. Yahudilerinde desteğini alan Ermeniler Ulu Hakan aleyhinde propaganda yapmaya başlamışlardır.  Viyana’dan gelen bir at arabasına konulan saatli bir bomba  Hakan’ın murtat dışı Şeyhülislamla Cuma Namazı çıkışı beş dakika  görüşmesinin neticesinde patlamış ancak Ulu Hakan hiçbir yara almadan kurtulmuştur. Bir Belçika Ermenisi olan Yoris’in tertibi olan bu tezgahı daha sonra Osmanlıdan da alkışlayanlar çıkacaktır. Bunlardan bir tanesi olan  şair Tevfik Fikret Bir lahza-i taharrur ( bir anlık gecikme )  adlı şiirinde Yoris’e övgüler düzecek  “ ey şanlı  avcı  attın ama vuramadın “ diyecek kadar küstahlaşacaktır. Oğlu Haluk’u bir papaz olacakmış gibi yetiştiren ne tekimde papaz yapan bir şahsiyetten de beklenen  ancak budur. Buna mukabil Abdülhamid tarafından da kendisine herhangi bir şey yapılmamıştır.

            Teodor Herz adlı bir Yahudi İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist konsilinde  daha önceden yazmış olduğu kitaba da atıfta bulunarak , dünya Yahudilerinin Filistin’de bir devlet kurmaya teşebbüse davet ederek bu doğrultuda dünyanın en zengin Yahudi ailelerinin desteğini almayı başarmıştır. Bu desteği alan Herz iki defa İstanbul’a gelerek Abdülhamid’le görüşmüş ve Osmanlının tüm borçlarını ödemek koşulu ile Filistin bölgesinden toprak isteme cesaretini kendisinde bulabilmiştir. Ancak Ulu Hakan’ın çelik gibi iradesine çarparak durmak zorunda kalmış ve Hakan’ın “ kanla alınan topraklar ancak kanla geri verilir. “  sözleri karşısında çaresiz kalmış ve Yahudi bankerlerin rüşvetlerini kabul eden üst düzet yöneticilerinde Padişah’ı etkileme çabaları da bir netice vermemiştir. Bu işin para ile halledilemeyeceği anlayan Yahudiler tarafından Ulu Hakan aleyhinde yine büyük bir karalama kampanyası başlatılmıştır. Ermenilerin daha çok sahiplendiği bu kampanyalar neticesinde Ulu Hakan’ın adı Kızıl Sultan’a kadar çıkmıştır. Oysa o Abdülhamid ki amcasını katledenleri , kendine suikast girişiminde bulunan Ermeni Yoris ‘i ve yine kendisine suikast girişiminde bulunan harem ağasını affetme büyüklüğünü göstermiştir.

            Netice itibarıyla emellerine ulaşamayan Yahudilere göre Ulu Hakan’ın  bir şekilde tahtan indirilmesi gerekiyordu. Bu amaçları doğrultusunda İttihat ve Terakki cemiyetini kurdurmuşlar dolayısıyla da   desteklerini  esirgememişlerdir.

            Daha sonraki yıllarda Ruslarında etkisiyle Balkanlarda çeteler boy göstermeye başlamış ve Balkanlar iyice karışmıştır. Ayaklanan halkla birlikte İttihat ve Terakki yandaşları ,  Padişah’ı II. Meşrutiyet’in ilanı için zorladılar. Gelişen olaylar karşısında 17 Aralık 1908’de II. Meşrutiye ilan edildi. En azılı Osmanlı Düşmanları bile mebus olarak meclise girmeyi başarmıştı. Meclise girmiş azınlık iradesi Müslümanlardan dahi fazlaydı.  Ancak kısa sürede İttihat ve Terakki iktidarı halkın nefretini kazanmayı başardı. Kendilerine muhalif olan gazeteci ve siyasileri de  baskıyla ya da suikastla susturuyorlardı. Bu durum halkın nefretinin daha da artmasına neden oluyordu . Artık İttihat ve Terakki yeterince rahat değildi. Bu nedenledir ki kendilerine yakın olarak gördükleri Avcı taburlarını kendilerini koruması amacıyla Rumeli’den İstanbul’a  getirttiler. Ancak Avcı taburlarının komutanlarının da siyasete dalmaları sonucu asker üzerinde ki denetimin azalması , askerlerin halkın arasına karışmasına ve halka yapılan baskı ve zulme şahit olmalarına neden olmuştu. İşte kendilerini korumak amacıyla getirdikleri bu avcı taburları İttihat ve Terakki mebuslarından bazılarını halkın gözleri önünde linç ettiler. İstanbul’a birkaç gün terör havası hakim oldu. Tarihte 31 Mart Vakası olarak yerini alan hadise de budur.

            İttihat  ve Terakkiciler bu seferde Rumeli’den Harekat ordusu adı verilen 15 bin kişiden oluşan bir orduyu İstanbul’a getirdiler.  Sultan aşırı merhametinden dolayı etkisiz kaldı. Saray etrafında 30 bin has evladı olduğu halde , müslümanı müslümana kırdıramam diyerek  kardeş kanının dökülmesine gönlü razı olmadı ve  tahtan kendi rızası ile çekildi. Ancak daha sonra bazı dini kitaplarını yaktırttığı için tahtan indirildiği söylendi. Dini konularda ki hassasiyeti  ile bilinen ve halk arasında Veliyyulah diye adlandırılan Ulu Hakan’ın suçlanacağı en son nokta bu idi.

            İşin aslına gelince o dönemde Kur’an-ı Kerim’in özel olarak halk tarafından basılması yasak idi. Bunun nedeni ise kişiler tarafından gerekli hassasiyetin gösterilemeyeceğinden duyulan endişedir. Bu şekilde basılan Kur’an-ı Kerim’ler toplanarak yakılır ve külleri kimsenin ayak basamayacağı yerlerde toprağa gömülürdü. Kur’an Devlet tarafından basılır ve bedava olarak halka dağıtılırdı.

            Sıra Abdülhamit Han’ın sultanlıktan azline gelmişti . Bunun için de fetva gerekiyordu. Buna hal fetvası denir. Bu hal fetvası Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi tarafından verilmiştir. Hal fetvasının sultana bildirilmesi için kurulan 4 kişilik  heyete Talat Paşa’nın da baskılarıyla  Selanik mebusu Yahudi  Emanuel Karaso’da girmeyi başarmıştır. Sultanın o heyette ki Yahudiyi görünce çok şaşırmış ve  “ sizler Müslümansınız beni halife olarak başınızda görmek istemeyebilirsiniz    ama bu Yahudinin aranızda işi ne  “ sözleri manidardır.

            Hal edilmesinden sonra bir Yahudi muidi olan Selanik’e gönderilip zengin bir Yahudi ailesinin köşküne hapsedilir. Normal bir insana dahi yapılmayacak  zulüm ve baskılar altında kendi ve ailesi günlerce aç bırakılır. Tüm şahsi mülkü millileştirildiği gibi  menkul serveti de tamamen elinden alınır.

            Yumuşak huylu kardeşi Reşad İttihat ve Terakkicilerin elinde bir kukla olmuştur. Balkanların tekrar karışmasıyla Selanik’in elden çıkacağı anlaşılınca İstanbul’ getirilmek istenmiş ancak o bunu Selanik demek İstanbul’un anahtarıdır , bize kaçmak yakışmaz bana da bir silah verin has evlatlarımla düşmana karşı  ben de çarpışayım demesine rağmen İstanbul’a getirilerek Beylerbeyi Sarayına yerleştirilmiştir. I. Dünya Savaşını buradan  takip eden Abdülhamit Han savaşın uzun süreceğini tahmin ediyor ve sonunda denizlere hakim olan tarafın kazanacağını düşünüyordu. Bu nedenle de ittifak kurulacaksa İngiltere ile kurulması gerektiğini , ziyaretine gelen ittihatçı liderlere de  söylemiş ancak tam tersi bir politika  izlenmesi sonucu Osmanlı parçalanmıştır.

            Çok güçlü bir istihbarat teşkilatı kurmuştur. Hasta adam olarak nitelendirilen Osmanlıyı tam 33 yıl hiç toprak vermeden idare etmeyi başarmıştır. Son derece dindar ve namuslu idi. Zevk ve sefaya düşkün değildi. Devletin işleriyle ilgili gece saat kaç olursa olsun uyandırılmasını devletin işlerinin yarına bırakılmamasını isterdi. Milletin hiçbir evrakını abdestsiz ve besmelesiz imzalamamıştır.

II. Abdülhamid, hiç bir zaman vazgeçmediği ittihâd-ı İslâm (İslâm Birliği) siyâseti sebebiyle halkı tarafından sevildi ve tutuldu. Neticede Devleti de ayakta durdurmayı da başarmıştır. Döneminde İslam’ın anlatılması maksadıyla Japonya’ya kadar gemi yollanmıştır.

Abdülhamid Han daha çok barışçıl bir politika izlemiş öncelikle memleketin kalkınması ile ilgili meselelere önem vermiştir. Yaklaşık 300 milyon altın olan dış borç onun döneminde yaklaşık 30 milyon altın seviyesine düşmüştür.

            Başta eğitim müesseseleri  olmak üzere  insanlığa yararlı pek çok kurumu bütün vatan sathına yayan bir çok okul ,hastane ve fabrika yaptıran Abdülhamit Han’ın telgraf hatları ve en önemlisi memleketi bir baştan bir başa saran demir yolları inkar edilemeyecek eserleridir.

            Kur’an’ın tercüme edilmesi halinde manasının tam verilemeyeceğine inandığından bu yöndeki teşebbüsleri engelleyen Abdülhamid Han 10 Şubat 1918 de Beylerbeyi sarayında vefat etti. Allah Rahmet Eylesin.




            BİR SÖZ: Karanlık bir odada kara bir kediyi bulmak zordur. Hele bir de kedi yoksa……

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder