24 Temmuz 2013 Çarşamba

ORTADOĞU : Tarihin Başladığı Coğrafya



ORTADOĞU : Tarihin Başladığı Coğrafya

Bugün Ortadoğu denildiği zaman insanların aklına özellikle İsrail’in son 50 yıldır süre gelen ve son dönemlerde Amerika’nın da buna ortak olduğu vahşetlerden dolayı hep kan ve gözyaşı gelmektedir. Bu akan kanın en başta gelen nedenleri arasında Ortadoğu’nun eşsiz yer altı zenginlikleri ve jeopolitik konumunun yanı sıra aslında temelinde din yatmaktadır. Dünya tarihine yön veren semavi dinlerin hepsi bu coğrafyada doğmuş ve batıla karşı olan mücadelelerini de bu topraklarda sürdürmüşlerdir.. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerce kutsal sayılan mekânların da içinde bulunduğu Kudüs’ü de içinde barındıran bu topraklar insanlık tarihinin atan kalbidir.

Yaklaşık 350 Milyon insanın yaşadığı 7,9 milyon kilometrekarelik bu alanda irili ufaklı 16 devlet bulunmaktadır. Bunların aralarında Türkiye,İran gibi köklü devlet geleneğine sahip ülkeler olduğu gibi Irak , Ürdün,Suriye,Suudi Arabistan gibi 20. yüzyılın ilk yarısında o döneme yön veren sömürgeci Avrupa devletleri tarafından kurulan ve sınırları masa başında tayin edilen ülkeler de vardır.

Kara altın olarak tanımlanan petrolün 20. yüzyılda değer kazanmasıyla birlikte orta doğunun dolayısıyla buradan geçen deniz ve kara yollarının değeri dünyanın hiçbir bölgesiyle kıyaslanamayacak kadar artmıştır. Avrupa ile Asya arasında ki mesafeyi % 67 oranında kısaltan Süveyş kanalının açılmasıyla da ( 1869 ) önemi bir kat daha artmıştır.

Kutsal kitaplar incelendiğinde insanoğluna gönderilen tüm peygamberlerin bu coğrafyadan yani Ortadoğu’dan çıktığı anlaşılmaktadır. İnsanlığın atası ve ilk peygamber olarak bilinen Hz. Adem ve eşi Hz. Havva işledikleri suç nedeniyle cennetten çıkarılmış ve dünyanın bu bölgesine gönderilmiştir. Hz. Nuh’un tufandan kurtulmak için İlahi emre uyarak yaptığı gemi de yine bu bölgede karaya oturmuştur.

 İsrailoğullarının ve Arapların atası olarak bilinen Hz. İbrahim’de peygamber olarak bu coğrafyada yaşamıştır. Nemrud’a karşı olan mücadelesini de bu topraklarda sürdüren Hz. İbrahim daha sonra aile efradıyla birlikte önce Şam’a daha sonrada Kenan ili olarak bilinen Filistin topraklarına gider ve burada Beyt-i Maktis civarına yerleşir.

Hz. İsmail ,Hz. İshak, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi Hz. İbrahim’in soyundan gelen peygamberlerde batılla olan mücadelesini hep bu topraklarda sürdürmüşlerdir.

Hz. İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları (Beni İsrail) bölgenin tarihsel şekillenmesinde aktif rol oynamışlar ve etkinliklerini kaybetmeleriyle de bu rolü Hz. İsmail’in soyundan gelen Araplara devretmek durumunda kalmışlardır.

Düzenli hayata dair bölgede yapılan arkeolojik kazılar M.Ö 5-6 bin yılına kadar gitmektedir. İnsanların binlerce yıl önce yerleşik hayata geçtiği ve şehirler kurduğu bu arkeolojik bulgulardan edinilen bilgilerden anlaşılmakta olup Mısır Uygarlığı ( M.Ö 4-5 bin ) , Sümerler ( M.Ö 3500 ) , Babil Krallığı ( M.Ö 1786 ) ,Asurlar ( M.Ö 1700-1000 ) II Babil Krallığı ( M.Ö 587 ) ve İbraniler ( İsrailoğulları ) bölgede yaşamış halklardandır.

Bu sayılan halklardan İbranilerin özel bir yeri vardır. Hz. İbrahim ve aile efradının önce Şam’a daha sonrada Kenan ili olarak bilinen Filistin topraklarına giderek burada da Beyt-i Maktis ( Mukaddes Ev ) civarına yerleştiğini söylemiştik. Daha sonra büyük bir kıtlığa maruz kalan İsrailoğulları Kenan ilini terk ederek kardeşleri Yusuf’un Maliye bakanı olduğu Mısır’a yerleşirler. Bu dönemde imtiyazlı bir hayat yaşarlar. Ancak kardeşleri Yusuf’un ölmesi ve daha sonra gelen firavunlarında önceki anlaşmalara uymamaları neticesinde esarete düşerler. Atalarının diyarı olan Kenan iline de dönmelerine müsaade edilmez ve köle muamelesi görerek dayanılmaz eziyetlere maruz bırakılırlar. Daha sonra Hz. Musa önderliğinde Firavunun bütün baskı ve engellemelerine rağmen Allah’ın bir mucizesiyle Hz. Musa’nın Kızıl denizi asasıyla yarması sonrası açılan yoldan geçerek Mısır’dan ve Firavunun zulmünden kurtulmuş olurlar.

Musa'ya: "Kullarımı gece yola çıkar diye vahyettik.” (Şuara Suresi, 52)

“ İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi.Şimdi, mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. “(Yunus Suresi, 90-92)
Hz. Musa, mücadelesini ilk başta Firavun'a karşı vermişti. Kendi kavmi, yani İsrailoğulları Hz. Musa'dan önce köle olarak sıkıntı içinde yaşıyorlardı. Bu nedenle Hz. Musa bir imkan oluşturduğunda Mısır'ı kavim olarak terk ettiler. Ancak bu, onların tümünün samimi olarak iman ettiği anlamına gelmiyordu. Aralarında iman etmedikleri halde, kavim psikolojisi ile hareket eden kişiler de vardı. Büyük bir kısmı muhtemelen Hz. Musa'yı onları zulümden kurtaran siyasi bir önder olarak görüyorlardı. Bu yüzden de hak dine uymak yerine, fırsat buldukça hep eski putperest dinlerine dönmeye çalışmışlar ve her fırsatta Hz. Musa’nın getirdiği gerçek dinden sapmaya çalışmışlardı.

İsrailoğulları'nın büyük bir kısmı imanı kalplerine tam olarak yerleştirememişlerdi. Bu inkarcı kavmin belirgin bir özelliği, sürekli olarak tamahkar ve nankör bir ruh hali içinde olmalarıydı. Allah onları açlıktan kurtarmak için kendilerine mucizevî bir yiyecek sunmuştu. Kuran'da "kudret helvası ve bıldırcın" olarak bildirilen bu yemek Allah'ın ikramı olmasına rağmen, İsrailoğulları bir süre sonra bundan yakınmaya başladılar:
“ Bulutları üzerinize gölge kıldık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temizinden yiyin (dedik). Onlar Bize değil, ancak kendi nefislerine zulmettiler.” (Bakara Suresi, 57)
   Siz (ise şöyle) demiştiniz: "Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da, bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın." (O zaman Musa:) "Hayırlı olanı, şu değersiz, şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse şehre inin orada istediğiniz var demişti ve onlara alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar…” (Bakara Suresi, 61)

Burada Hz. Musa'nın kavminin nankörce tavırlarından biri daha açıkça görülmektedir.Hz. Musa'nın kavmi hak dini gerçekten kavrayamamıştı. Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi peygamberlerine Allah rızası için değil, muhtemelen onu güçlü ve kararlı bir lider olarak gördükleri için itaat etmişlerdi. Nitekim hep kendilerine gelen dini değiştirerek kendi nefislerine ve eski dinlerine uydurmaya çalıştılar. Dinin kolay ve berrak yönünü görmeyip onu karmaşık ve zor hale getirip kendilerine putlar yapmaya, Allah'a yönelmeyi zorlaştırıp bunu törenselleştirmeye ve putları aracı koymaya çalıştılar.

Allah, İsrailoğulları Mısır'dan çıktıktan sonra onlara yurt olarak bir toprağı ( Filistin ) vaad etmişti. Vaad edilmiş topraklara geldiklerinde de zorluk çıkarmaya devam etiler. Orada Heysani’lerin kalıntıları ve Kenanlılardan meydana gelen zalim bir topluluk ile karşılaştılar. Musa (a.s) kavmine, buraya girip bu zalimlerle savaşmalarını ve onları bu mukaddes beldeden çıkarmalarını emretti. Fakat, israiloğulları buna cesaret edemedi.

"Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz."

Dediler ki: "Ey Musa, orda zorba bir kavim vardır, onlar çıkmadıkları sürece biz oraya kesinlikle girmeyiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de muhakkak gireriz.” (Maide Suresi, 20-22)

Allah onlara defalarca yardım etmişti.Oradaki zorba kavimle savaşırlarsa mutlaka kazanacaklarını vaat etmişti. Fakat Hz. Musa'nın uyarılarına karşı çıktılar, korktukları için oraya girmediler.

Dediler ki: "Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız." (Maide Suresi, 24)

Artık Hz. Musa'nın kavminin azgınlığı iyice artmıştı. Peygamberlerinin hiçbir sözünü dinlemeyecek, açıkça karşı çıkacak hale gelmişlerdi. Bu kurtuluş ve özgürlük dönemlerinde birçok mucizelerine şahit oldukları peygamberlerinin emirlerine uymadıkları için kırk sene Tih çölünde dolaşmak zorunda kaldılar. Bunun üzerine Musa Peygamber Allah’a yalvarıp kendisi ve kardeşi Hz. Harun'u bu isyankâr kavimden ayırmasını istedi. Bu durum Kur’an’da da şöyle anlatılır:

Musa "Rabbim, gerçekten kendimden ve kardeşimden başkasına malik olamıyorum. Öyleyse bizimle fasıklar (yoldan çıkmış ) topluluğunun arasını Sen ayır." dedi. Allah Da: "Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde 'şaşkınca dönüp duracaklar.' Sen de o fasıklar topluluğuna üzülme." Dedi .(Maide Suresi, 25-26)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Allah'a ve elçisine yaptıkları bu isyankarlıktan sonra tam kırk yıl o bölge İsrailoğulları'na haram oldu ve oraya giremediler.
İsrailoğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hz. Musa'nın Tur dağında kırk gün geçirdiği bir zamanda, Sâmirî isimli bir şahsın imal ettiği ve "İşte sizin de Musa'nın da tanrısı" dediği altından bir buzağıya tapmaya başladılar. Musa (a.s) döndüğünde onları buzağıya tapınır görünce çok sinirlendi. Harun (a.s)'a çıkıştı. Tevrât levhalarını yere attı ve Hz. Harun’u başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.

Hz. Harun :”Anam oğlu! Beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma! dedi.” (el-A’râf, 150)
Hz Musa azgın İsrailoğullarını Arz-i Mukaddes'e sokmayı başaramadı.Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)'dan daha sonra öldü. Öldüğünde yüz yirmi yaşında idi.

Musa aleyhisselâm  vefât ederken yerine Yûşâ aleyhisselâmı halife bıraktı. Çölde geçen bu zaman zarfıda  Musa aleyhisselâma karşı çıkıp; ''Biz harbe gitmeyiz'' diyen kimseler ölmüş, onların yerlerine oğulları ve torunları çoğalmıştı. Allahü teâlâ Yûşâ aleyhisselâma isrâiloğullarını toplayıp Tıh sahrasından çıkarmasını ve Arz-ı Mev'ûd denilen bölgeye gidip cebbârlarla (zâlimlerle) harp etmesini emretti. Yûşâ aleyhisselâm İsrâiloğullarını toplayarak Eriha ,İlyâ (Eyliyâ),Belka şehirlerini feth eder.Bu şehirlerin fethedilmesinden sonra Arz-ı Mev'ûd diye bilinen Filistin ve Şam diyarı da peyderpey İsrâiloğullarının eline geçer.

Bu dönemde Akdeniz sahilinde, Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika kavminin kralı Câlut, Hz. Musa'nın vefatından sonraki bir dönemde İsrâiloğullarına saldırmış, onları yenerek, birçok esir ve kıymetli eşyalarını alarak ülkesine götürmüştü. Câlut sadece bunlarla kalmamış, geride kalan İsrailoğulları'na da ağır vergiler koymuştu. Hatta Tevrât'larını bile almıştı. Bu sırada İsrailoğulları'nın bir peygamberi de yoktu. Bunlar Allah'a yalvararak bir peygamber göndermesini istemişler, Allah Teâlâ da onlara bir peygamber göndermişti. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, İstanbul 1979, II, 828).Kendilerine gönderilen bu paygambere intikam alma duygularıyla başvurarak, dirayetli bir hükümdar ve komutan tayin etmesini istemişlerdi. Peygamberleri de bu istek üzerine, Tâlut ismindeki bilgili ve cesaret sahibi bir kişiyi kendilerine hükümdar tayin etti. Fakat İsrailoğulları tayin edilen bu kumandana da itiraz ettiler. Her şeyi maddi ölçülere göre değerlendirmeye alışmış olduklarından içlerinden daha zenginleri varken, böyle birisinin tayinine razı olmadılar. Fakat Peygamber, Tâlut'un hem bilgili hem de fiziksel yapı itibariyle bu işe uygun olduğunu söyleyip bu işin ehli olduğunu belirtmiştir (el-Bakara, 2/246-247). Yine Peygamber, İsrailoğulları'na, Tâlut'un hükümdarlığının işâreti olarak içinde atalarına ait bir takım kutsal emânetler ve Tevrat levhaları bulunan kutsal tabutu, meleklerin getirmesi mucizesini göstermiştir (el-Bakara, 2/248).

           Tâlut’un ordusundan bazıları savaştan önce, Câlut'un ordusunu görünce: "Bugün Câlut'un ordusuyla karşılaşacak gücümüz yok" demişler ve kumandanlarını bırakarak savaşa girmemişlerdi. Buna rağmen, az sayıda samimi mümin ile beraber savaşa giren Tâlut, Câlût'a karşı savaşı kazanmıştır. Tâlut'un ordusunda bulunan Hz. Dâvud da Câlut'u öldürmeyi başarmıştır.

“Böylece onları, Allah'ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Davud Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def'i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak Allah, alemlere karşı büyük lütuf sahibidir. (BAKARA SURESİ / 251)

Kabileler bazında hareket eden, iki-üç asır boyunca Kenanlılara ve bölgedeki diğer halklara karşı verdikleri mücadeleden kesin sonuç alamayan israiloğulları tehditlerin artması üzerine yukarda bahsedildiği gibi M.Ö 1040’lı yıllarda bir kralın yönetimi altında birleşmek durumunda kalırlar.Talut’un hükümdar seçilmesiyle israiloğullarında Melikler dönemi başlar. Kısmende olsa siyasi birlikteliği sağlayan Yahudi Krallığı Mısır ve Asur gibi büyük imparatorlukların gerileme sürecine girmelerinden de faydalanarak büyüme sürecine girer.

Aynı  zamanda peygamber de olan Hz. Davud’un yaklaşık 30 yıl hükümdarlık süren Talut’un yerine geçmesiyle büyüme süreci hızlanır. Hz. Davud M.Ö 1005 yılında Kenanlıların son kalesi olan SİON’u ( KUDÜS ) tekrar alarak krallığın başkenti yapar. Hz. Davud’un peygamberliği ve hükümdarlığı kırk yıl sürer . Yerine kendisi gibi bir peygamber olan oğlu Hz. Süleyman geçer.

Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile Krallığı muhteşem bir saraydan yönetiyordu.Bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti.

Krallık Hz. Süleyman döneminde en parlak yıllarını yaşar.Beyt-i Maktis ( Süleyman  Mabedi ) onun tarafından 7 senede inşa ettirilir. ( M.Ö 953 ) Hz. Davud’un siyasi başkente dönüştürdüğü SİON ( KUDÜS )  bu mabedin yaptırılmasıyla birlikte  günümüzde de yaşanan olayların temelini teşkil eden Museviliğin dini merkezi olma özelliğine de kavuşur.

Süleyman Mabedi’nin çeşitli dönemlerde yağmalanıp ve yıkılmasından sonra mabedin ayakta kalan tek duvarı, günümüzde Yahudiler tarafından "Ağlama Duvarı"na dönüştürüldü. 7. yüzyılda Kudüs'ü fetheden Müslümanlar ise mabedin eski yerine Hz. Ömer Camii ve Kubbet-üs Sahra'yı inşa ettiler. Kudüs hala bu durumdadır.

Yahudi tarihinin bu görkemli kesiti Hz. Süleyman ölene kadar devam eder. Hz. Süleyman’ın ölümüyle birlikte iç çekişmeler krallığın Yahuda ( Kuzey ) ve İsrail ( Güney ) olmak üzere ikiye bölünmesine neden olur. İsrail krallığı M.Ö 722’de Asurlu’lar tarafından tarih sahnesinden silinir. Hükümet merkezi Kudüs olan Yahuda Krallığı ise M.Ö 587 yıllarında Babil Krallığı tarafından yerle bir edilir. İşgal  Yahudi ruh dünyasında asırların kapatamayacağı derin izler bırakır.Başta Beyt-i Maktis olmak üzere Hz. Süleyman tarafından inşa ettirilen birçok eser yakılıp yıkılır.Bununla da yetinmeyen Babil kralı Yahudileri Babil’e sürer.Bu durum Pers Hükümdarı Keyhüsrevin Babil Krallığını tarih sahnesinden silene kadar devam eder. Pers Kralının esaret altında ki İsrailoğullarına topraklarına dönme izni vermesine rağmen bir kısım Yahudi geri dönmez ve Mezepotamya-Akdeniz etrafında ticaretle uğraşmayı tercih ederler. Geri dönenler ise Pers Kralı I. Daryus’unda mali yardımıyla Kudüs’ü inşa ederek Süleyman Mabedini M.Ö 515’te ikinci kez ibadete açarlar. Persler Kralları Keyhüsrev’in hükümdarlığı döneminde  bütün mezepotamya ve Anadoluyu hakimiyetleri altına alırlar.  Ancak M.Ö 333 yılında batıdan gelen İskender 30.000 piyade ve 5.000 atlı ordusuyla  Suriye’yi 1 sene sonrada Gazze’yi ele geçirir ve kısa sürede İranlılar karşısında  büyük zaferler kazanır. Persler M.Ö 330 yıllarında ise daha fazla dayanamayarak yıkılırlar. İskender Yahudi din adamlarının Kudüs’ün anahtarlarını teslim etmeleri üzerine burada fazla durmayarak Mısır’ a geçer. Böylece tüm Ortadoğu’yu hakimiyeti altına alır. İskender’in ölümüyle kurduğu büyük İmparatorluk komutanları arasında paylaşılır. Kudüs’ünde dahil olduğu bölge M.Ö I. yüzyıldan itibaren  Roma hakimiyeti altına girer.

Hz. İsa bölgenin Romalılara ait olduğu bir dönemde Kudüs’te dünyaya gelir.Annesiyle beraber bir süre kaldığı Nasıra köyüne itafen kendisine nasıralı tebliğine çalıştığı dine inanlara da “ Nasara “ denilmiştir. Peygamberliğini ilan edip kendine vahyedilen ilahi mesajı yaymaya başladığında en büyük tepkiyi içlerinden çıktığı ve peygamber olarak gönderildiği İsrailoğullarından görecektir. Romalılar Yahudilerin bir iç meselesi olarak gördükleri bu duruma önceleri müdahale etmek istemezler. Ancak Yahudi Hahamların kışkırtmaları sonucu devreye girerek istikrar adına Hz. İsa’yı çarmıha gererler.  Yahudiler bir dönem  Romalılarla iş birliği içinde olmalarına rağmen Romalıların hışmından kurtulamazlar ve Roma ordusu Kudüs’e girerek Süleyman Mabedini yerle bir ederler ve Yahudileride bu topraklardan çıkarırlar ve sürgün ederler.Böylece Diaspora süreci başlamış olur. ( M.S 135 )

Romalılar aynı başarıyı İmparatorluğun bekası için bir tehlike olarak gördükleri Hıristiyanlar karşısında gösterememişlerdir. Hıristiyanlığın yayılmasını önlemek için binbir çeşit yola başvurmuşlar, arenada aslanlara yem etmekte dahil her türlü baskı ve işkenceye rağmen Hıristiyanlığın yayılmasını engelleyememişlerdir. Aksine yapılan baskı zulüm bu dinin yayılışını daha da hızlandırmıştır. Hıristiyanlığın bu karşı konulamaz ilerleyişine Romalılarda karşı koyamaz 306-337 yılları arasında hüküm süren Konstantin Hz. İsa’nın doğumundan tam 310 sene sonra Hıristiyanlığı kabul eder ve Hıristiyanların dinlerini yaşamaları doğrultusunda mutlak serbestliği tanır. Ellerinden alınan malları iade edilir. Özgürlüğüne kavuşan Hıristiyanlık iki sene içinde imparatorluğun resmi dini haline gelir. Daha sonraki yıllarda bazı iç sebeplerden dolayı Roma imparatorluğu batı ve doğu olmak üzere ikiye ayrılır. Batı Roma İmparatorluğu kuzeyden istilacılara daha fazla dayanamaz tarih sahnesinden silinir. Bu dönemde Anadolu ,Suriye ve Mısır’ın içinde bulunduğu coğrafya bizce daha çok Bizans olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu hakimiyeti atındadır. İran coğrafyasında ise 3. yüzyılda kurulan ve I. Kisra döneminde ( 531-579 ) en parlak devrini yaşayan Sasani İmparatorluğu hüküm sürmektedir. İslamiyet’in doğuşuna kadar olan sürede bölge bu iki gücün arasındaki hâkimiyet mücadelelerine sahne olacaktır. Uzun süren bu mücadele yılları ise iki imparatorluğunda yıpranmasına neden olacaktır.

İslamiyet’in Doğuşu ve Arap Yarımadası:

M.S 5. ve 6. yüzyıllarda yarımadanın büyük bir kısmında Araplar yaşamaktadır. Araplar aynı dili konuşmalarına rağmen siyasi bilinç ve birliktelikten yoksundular. Her kabile kendi başına hareket etmekte ve menfaatleri doğrultusunda siyasi ittifaklara girmekteydiler. Örneğin Suriye civarında yaşayan Gassani  kabilesi kendi güvenliklerini  temin etmek için Bizans İmparatorluğunu Lahmid kabilesi ise Sasanileri tercih etmişti. Bu yakınlaşmada ki farklılık kabilerler arasındaki inanç sistemlerine de yansımış Gassaniler ve Lahmid gibi Suriye civarında yaşayan kabileler din olarak Hıristiyanlığı seçerken  çölde yaşayan arap kabilelerinin büyük bir bölümü putperesti.

Kureyş kabilesi ile özdeşleşen Mekke’nin ise yarım adada ayrı bir konumu vardır. Hz. İbrahim ve İsmail tarafından yapılan Kabe’nin Bu şehirde olması , Mekke’yi hem bir din merkezi hem de bir ticaret merkezi haline getirmişti. Böyle bir  dönemde Mekkede yaşayan Hz. Muhammed 40 yaşlarına geldiğinde İlahi emre uyarak Peygamberliğini ilan etti e yeni dini tebliğ etmeye başladı. Ancak atalarının dinini terk etmek istemeyen putperest Mekke müşriklerinden büyük tepki gördü . İslamiyeti seçenlere kızgın kumlara yatırılmak, kırbaçlamak  suretiyle işkenceler yapılıyor hatta öldürülüyorlardı. Yeni dini ezmek için yapılan zulüm ve baskılar o kadar artmıştı ki Hz. Peygamber ilk başta Habeşistan’a ( 615 ) daha sonrada Medine’ye (622 ) hicrete izin verir. Hicretle birlikte onüç yıl süren Mekke devri kapanarak yerini Medine dönemine bırakır.

İlk İslam devletinin temeli burada , Medine’de atılır. Ama Mekkeli Müşrikler Müslümanları burada rahat bırakmaz ve 624 yılında yapılan Bedir Muharebesinde sayıca Müslümanlardan çok fazla olmalarına rağmen kesin bir yenilgiyle karşılaşırlar. Bedir savaşında bir çok Mekke ileri geleninin öldürülmesi Müslümanlara duyulan kini daha da  artırmıştı. İntikam almak için yapılan Uhud ve Hendek Muharebelerinden de bir sonuç alamazlar. Bu savaşlardan bir netice alınamaması üzerine 10 yıl süreli Hudeybiye antlaşması imzalanır.( 628 ) Müslümanların aleyhine gibi görünen antlaşmanın devreye girmesiyle İslamiyet bölgede çığ gibi büyür. Yüz bine yaklaşan İslam ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan ve kan dökmeden Mekke’ye girer.(630)

Ayrıca Romalıların sürgünüyle bu bölgeye yerleşen ve aralarında antlaşma bulunmasına rağmen hep Müslümanların aleyhinde çalışan , Mekkeli müşriklerle gizli ittifaka giren Beni Kaynuka (624 ) , Beni Nadir (626 ), Beni Kurayza (626 ) ve Hayber ( 628 ) Yahudileri de belirli aralıklarla ya sürgün edilmiş yada güç kullanarak etkisiz hale getirilmişlerdir.

632 yılına gelindiğinde tüm arap yarımadası İslam Devletinin hakimiyeti altına girmişti. Bu ilerlemenin mimarı olan Hz. Muhammed’in vefatı üzerine , hastalığında onun telkiniyle Müslümanlara namaz kıldıran Hz. Ebu Bekir halife olarak seçilir. Hz. Ebu Bekir Hz. Peygamberin ölümüyle görülen dinden çıkma hareketlerine karşı amansız bir mücadele verir. 634 yılında vefat etmesi üzerinede yine onun telkiniyle Halifelik makamına Hz. Ömer Bin Hattab getirilir. Hz. Ömer dönemi kısaca fetihler dönemi olarak adlandırılabilir. Çok kısa sürede Mısır,İran,ve bütün Mezepotamya İslam topraklarına katılır. Yine bu dönemde Şam, Taberiye,Nablus,Yafa,Gazze ve Beyrut Müslümanların eline geçer . Sasani İmparatorluğu tarih sahnesinden silinir.  Kudüs ise bizzat Hz. Ömer’in gelmesiyle kan dökmeden teslim alınır.(638 ) Hz. Ömer’in İranlı bir köle tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında şehit edilmesi üzerine Hz. Osman halife seçilir. Hz. Osman döneminde gerek bulundukları mevkileri kendi çıkarları doğrultusunda  kullanan ve İslam’dan uzak bir yaşam sürmeye başlayan Ümeyye oğullarının hataları gerekse bu hataları fırsat bilerek fitne çıkarmak isteyenlerin girişimleriyle  Müslümanlar arsındaki fitne ve fesat giderek artar. Bu olaylar sonucunda Hz. Osman’ın evini kuşatan isyancılar onu evinde kuran okurken şehit ederler. İslam ümmeti arasında yüzyıllarca sürecek fitne ateşi böylece yakılmış olur. Olayın ardından Hz. Ali’ye Mescid-i Nebevi’de biat edilir. Muaviye’nin Hz. Osman’ın şehit edilmesini bahane ederek biat etmemesiyle açılan yaralar üzerinden asırlar geçmesine rağmen hala kan damlamaktadır.

Hz. Ali kendisine biat etmeyen Muaviye’nin üzerine yürür. İki ordu Fırat yakınlarında Sıffin’de karşılaşırlar. Savaşı kaybedeceğini anlayan Muaviye Amr bin As ‘ın tavsiyesi üzerine  askerlerine mızraklarının ucuna kuran sayfalarını asmalarını söyler.Bu durum halifenin askerleri arasında tereddüte neden olur. Savaş durdurulur ve tarihte hakem olayı olarak bilinen hadise cereyan eder. Hz. Ali’nin hakemi Ebu Musa el-Eşari, Muavi’nin hakemi de Amr bin As’tır. Amr bin As’ın hileli hareket etmesinden dolayı bu girişimde sonuçsuz kalır. Hz. Ali daha sonra Kufe’de şehit edilir. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra yerine oğlu Hz. Hasan geçer. Mekke,Medine,Irak Hz. Hasan’a biat ederken Şam,Mısır civarı ise Muaviye’yi tercih eder. Ümmetin çift başlılığına son vermek için iki ordu Medayin’de karşılaşır.Daha fazla Müslüman kanı akmasını istemeyen Hz. Hasan hakkından feragat ederek Medine’ye çekilir ve burada da zehirlenerek şehit edilir. Devletin başına Muaviye’nin geçmesiyle birlikte mülkü zorla elinde tutmak için elinden gelen her şeyi yapan ve cahiliyenin kalıntılarını bir türlü üzerinden atamayan Ümeyyeoğulları ile birlikte Müslümanların ileri gelenlerin tavsiyesi ve diğer Müslümanlarında ona biat etmesiyle seçilen devlet başkakanı ( Halife ) dönemi sona ermiş ve kan bağına dayanan Saltanata dönüşmüştür. Muaviye sağlığında oğlu Yezid için zorla biat alır. Böylece Muaviye’nin ve ondan sonra gelenlerin mensup olduğu kabileye atıfta bulunarak söylenen ve  tarihte Emeviler ( Ümeyyeoğulları ) olarak bilinen dönem başlamış olur.

Muaviye’nin ölümüyle birlikte yerine oğlu Yezid geçer. Ancak yezid için alınan biati Hz. Hüseyin kabul etmez ve halifeliğini ilan eder. Kendisine biat ettiklerini bildiren Kufe’lilerin daveti üzerine bu şehre doğru yola çıkar. Yolda Yezid’in askerleri tarafından engellenirler, Kufe’ye girmelerine izin verilmediği gibi geri dönmelerine de müsaade edilmez. Hz. Hüseyin’le birlikte 72  kişide Kerbela’da şehit düşer ve Hz. Hüseyin’in mübarek başı kesilerek Kufe Valisine oradanda Şam’a Yezid’e gönderilir.

Peygamber torununun Kerbela’da aç ve susuz bırakılıp hunharca katledilerek şehid edilmesi İslam aleminde günümüze kadar devam edecek ayrılıkların doğmasına zemin hazırlar.

Emevilerin mülkü zorla ellerinde tutmak istemeleri , peygamberin torununu hunharca katletmeleri gibi olayların neticesinde arkası gelmeyen isyanlar başlar. Çıkan isyanların Emeviler tarafından çok sert bir şekilde bastırılmaları yeni isyanları beraberinde getirir. Emeviler giderek büyüyen tepkilere dayanamayarak 750 tarihinde tarih sahnesindeki rollerini Abbasilere bırakmak zorunda kalırlar.Emevilerin saltanatı kaybetmesinden sonra Abbasilerden kurtulmayı başaran Abdurrahman tarafından hükümet merkezi Kurtuba olan Endülüs Emevi devleti kurulur. Abbasiler Haşimoğullarından olup ismini Hz. Muhammed’in amcası Abbas’tan almaktadır. Mülkün Şam’dan Bağdat’a geçmesi bu iki diyar arasında ki rekabetinde doğmasına neden olmuştur.

Siyasi birliği sağlamakta aciz kalan Abbasiler son dönemde dini birlikteliği de yitirerek  İslam dünyasında çok başlı bir tablonun oluşmasını engelleyemezler. Endülüs emevi devleti 763 de bağımsızlığını ilan ederek Abbasi halifesi ile tüm siyasi ve dini ilişkilerini keser.909 yılında ise Mısır’ı ele geçiren Fatimilerde başlarına Şii bir halife seçerler.  Böylece İslam Dünyasıda dini açıdan üçe bölünmüş olur.Bu süreç 9. yüzyılda Türklerin Selçuklu devletiyle sahneye çıkmalarına kadar sürer.

Abbasilerin güç kaybetmeye başladığı ve sınırları içerisinde birçok bağımsız devletlerin çıktığı bir dönemde Orta Asya’dan gelen Türk boyları İslam coğrafyasında ki siyasi boşluğu doldurmakta gecikmezler ve bu bölgede etkin rol oynamaya başlarlar. Türkmenler tarafından bölgede kurulan en büyük  devletlerden olan Selçuklular din olarak İslam’ı tercih ederler. Tuğrul ve Çağrı beyler 1040’da Dandanakan savaşında Gaznelileri büyük bir yenilgiye uğratarak Selçuklu Devleti’nin sınırlarını Mezepotamya’ya kadar genişletir. Kendilerinden  yardım isteyen Abbasi Halifesine olumlu cavap veren Selçuklular böylece tüm Mezepotamya’nın denetimini ele geçirirler. Çağrı ve Tuğrul Bey’lerin vefatı üzerine tahta geçen sultan Alpaslan tüm dikkatini Anadolu topraklarına yoğunlaştırır. 1071’de Malazgirt’de Bizans ordusuna karşı kazandığı büyük zaferle Anadolu’nun kapılarını Orta Asya’dan gelen Müslüman Türk boylarına açar. Malazgirt’den sonra Miryakefelon’da da hezimete uğrayan Bizanslılar akın akın Anadolu’ya göç eden ve orayı İslamlaştıran Türkmenler karşısında çaresiz kalırlar. Alpaslan’ın 1072 de Barzam Kalesi kumandanı Yusuf Harezmi tarafından bıçaklanarak şehid edilmesi üzerine yerine oğlu Melikşah geçer. Sultan Melikşah döneminde Selçuklular en parlak dönemlerini yaşarlar. 1092 ‘de Vezir Nizam-ül Mülk’ün öldürülmesi ve aynı yıl içerisinde sultan Melikşah’ında vefat etmesi üzerine hızla güç kaybetmeye başlayan Selçuklular 1092’de tarih sahnesinden silinir. 1075 de Büyük Selçuklu Devletine bağlı Anadolu Selçuklular  Süleyman Şah tarafından kurulsada Haçlılar ve Moğolların saldırılarına maruz kalmalarından dolayı genişleme imkanı bulamaz ve 1308 de yıkılır. Selçuklu devletiyle bir nebzede olsa birlik sağlayan İslam coğrafyası bu devletin sahneden çekilmesiyle yeniden çok başlı bir görünüm alır. Bu da Müslümanların tarih boyunca yüzleştiği en kanlı istilacıların yani Haçlı ve Moğolların akınlarının hızlanmasına neden olur.

Haçlı seferleri, görünür amacı Hz. İsa’nın mezarını Müslümanların elinden kurtarmak olan ve kilise tarafından organize edilen akınlardır.1095’de Papa II. Urban’ın çabalarıyla kurulan büyük ordu Kudüs’e doğru I. Haçlı seferi olarak bilinen sefere çıkar. Geçtikleri yerleri yağmalayan  karşılarına çıkan Yahudi ve Müslümanları kılıçtan geçiren ve sayıca üstün olan haçlılar Selçuklu kuvvetlerini yenerek Şam’a kadar ilerler ve 1099 yılında halkını kılıçtan geçirdikleri Kudüs’ü ele geçirirler. Haçlılar kan gölüne dönüştürdükleri şehirde  Krallıklarını ilan ederler. Haçlılara karşı birkaç girişimde bulunulsa da en büyük darbe bu durumu yani Kudüs’ün Haçlıların elinde olmasını bir türlü hazmedemeyen Selahaddin Eyyubi tarafından vurulur. Fatımi hanedanlığına son verip Eyyubi Devletini kuran Selahaddin Eyyubi  Hıttin’de Haçlı ordusunu bozguna uğratarak Kudüs’ü kurtarır. (1187) Kudüs’ü tekrar almak için kilise tarafından düzenlenen ve bir çok ünlü komutanında içinde yer aldığı III. Haçlı serfini de geri püskürten Selahaddin Eyyubi bölgedeki Müslüman hâkimiyetinin sonlanmasına müsaade etmez.

Henüz haçlı şokunu üzerinden atamayan Müslümanlar  bu sefer de doğudan gelen Moğol istilası ile 2. kez sarsılırlar. Moğol istilacılar baskı ve zulümde haçlıları aratmazlar. Müslümanlar bölünmüşlüğün faturasını bir kez daha çok ağır bir şekilde öderler. Cengiz Han’ın ölümüyle kurduğu İmparatorluk oğulları arasında paylaşılır. Cengiz Han’ın torunlarından biri olan Hülagü tarafından kurulan ve bir Türk-Moğol devleti olan İlhanlılar bölgede yaşayan insanların korkulu rüyası haline gelir. Moğollar 1258’de Bağdat’a girip şehri yağmalarlar ve bütün halkı kılıçtan geçirip bir çok alimin kaleme aldığı kitapların bulunduğu kütüphaneleri de yakarlar. Tarih kitapları Moğolların ele geçirdiği şehirlerde nehirlerin aylarca kıpkırmızı aktığını hazin bir şekilde yazar. Ancak Moğollar yaptıkları bütün bu zulümlere rağmen İslam’a karşı kayıtsız kalamazlar ve bölük bölük İslam’a girmeye başlarlar. İlhanlılar ve Çağatay Hanlığı gibi batıdaki Moğollar İslamlaşırken Doğudakiler Çinlileşir. Moğollar 1353’de İlhanlıların yıkılmasıyla tarih sahnesindeki rollerini de tamamlamış olurlar. Diğer büyük İmparatorluklar gibi bıraktıkları mirastan ziyade yaptıkları zulümlerle anılmışlardır. Moğollar karşısında sadece Memluklular bağımsızlıklarını koruyabilmişlerdir. Mısır’da hüküm süren Eyyubilerin vurucu gücünü temsil eden Memluklular Eyyubilerin zayıflamasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirdiler. Bu iktidar taki 1517’de Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethine kadar sürmüştür.

Osmanlıların devreye girmesi :

13. yüzyılda Anadolu’nun dört bir yanı Moğol istilasından kaçan Türk beyleriyle dolar.Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamasını fırsat bilen bu beylikler bağımsızlıklarını ilan ederler. Anadolu’nun değişik yerlerinde bir çok bağımsız Beylikler kurulur. Bunlardan bir tanesi de Osmanlılardır. Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubad’ın da onayını alarak Ertuğrul Bey’in önderliğinde 400 çadırla Söğüt ve Domaniç bölgesine yerleşirler. Onun ölümüyle yerine geçen Osman Bey Bizanslılarla amansız bir mücadele içine girer ve bir çok başarılar elde eder. Oğlu Orhan Bey zamanında Bursa’nın  Bizanslılardan alınması ile kurulan genç Beylik artık Osmanlı Devleti olarak anılmaya başlar. Osmanlı devletinin bu büyüme süreci ondan sonra yerine geçen liderlerle de devam eder ve Rumeli’de bir hakimiyet elde edilir ve büyüme süreci taki Yıldırım lakaplı 1. Beyazid’in 1402 yılında Ankara yakınlarında ki çubuk ovasında yapılan ve tarihe Ankara savaşı olarak geçen Muhaberede bazı Anadolu Beylerinin ihaneti sonucu yenilmesi ve esir düşmesine kadar devam eder.

Ankara Savaşında Timur karşısında alınan ağır yenilgi kurulan genç devleti parçalanma noktasına getirir. Tarihçilerce Fetret devri ( 1402-1413 ) olarak adlandırılan ve 11 yıl süren bir kargaşa dönemi yaşanır. Bu dönem 1. Beyazid’in oğullarından Mehmet Çelebi’nin kardeşi Musa Çelebi’yi öldürmesiyle son bulur ve Devletin birliği yeniden tesis edilir. Düzenin yeniden sağlanmasıyla birlikte Çelebi Mehmet’den  sonra yerine geçen II. Murat zamanında Balkanlarda bir çok zaferler kazanılarak Osmanlıların Balkanlardaki hakimiyeti iyice perçinlenir. 1451 de II. Murat’ın Yerine geçen II. Mehmet’inde İstanbul’u fethetmesiyle birlikte artık devlet İmparatorluğa dönüşecektir. Fatih Ünvanını alan II. Mehmet’den sonra yerine geçen II. Beyazid ve Yavuz Sultan Selim döneminde de İmparatorluğun büyüme süreci devam eder. 1514’de Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup eden Yavuz İmparatorluğun doğu sınırlarını güvence altına alarak ayrıca ilerde oluşabilecek bir Şii tehlikesinden de İmparatorluğu kurtarmış olacaktır. Yavuz Balkanlara yönelmeden önce Osmanlılar için tehlike oluşturabilecek tek güç haline gelen Memlukluların üzerine yürümeye karar verir ve 1516 kazanılan Mercidabık Savaşıyla da Mısır ve Hicaz’ın kapılarını Osmanlılara açmış olur. Ortadoğu’da hemen hemen beş yüzyıl sürecek olan Osmanlı hakimiyeti de böylece başlamış olur. Yavuz kutsal emanetlerle beraber Mısır’daki son Abbasi halifesini de  İstanbul’a getirerek düzenlediği bir törenle de halifeliği üzerine alır. Böylece Osmanlılar 1517’den itibaren İslam dünyasının hem dini hem de siyasi önderi olurlar.

Yavuz’un vefat etmesiyle birlikte yerine Kanuni lakabıyla tanınan ve batıda Muhteşem Süleyman olarak bilinen I. Süleyman geçer. Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanatı boyunca Osmanlı İmparatorluğu en parlak dönemlerini yaşar. Son seferinde Zigetvar Kalesi önlerinde vefat ettiğinde (1566) Osmanlı sınırları üç kıtaya birden hükmeder durumda idi. Bu durum Kanuni’den sonra II.Selim ve III.Murad’a da Sadrazamlık yapan Sokullu Mehmed Paşa’nın 1579’da Bosnalı bir Tımar sahibi tarafından hançerlenerek öldürülmesine kadar devam eder. Sokullu’nun ölümüyle başlayan duraklama döneminin doğal sonuçlarından biri olan Viyana bozgunu (1683) o döneme kadar hep savunma psikolojisiyle hareket eden Avrupa devletlerini yeni umutlara sevk eder. Bununla birlikte Osmanlılar 1699 yılında ilk defa toprak kaybederek imzalamak zorunda kaldıkları Karlofça Antlaşması ile de hızlı bir güç kaybetme süreci içerisine girerler.

Batılılaşma Süreci:

Osmanlıların hızla güç kaybetme süreci kimi padişahları ve Devlet Erkanını Osmanlı toplumunun hiç de alışık olmadığı yeni çözüm arayışlarına yöneltir. İmparatorluk 18. yüzyıldan itibaren kronikleşen Devlet sorunlarını önceki yılların aksine batı uygarlıklarını baz alarak çözme yoluna gider. Batılılaşma hareketlerinin ilk tohumları 1718 yılında Sadrazamlığa getirilen ve Avrupa ile yakın ilişkiler kurma taraftarı olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından atılır. Bunun ilk işareti olarak daha sonra batılılaşmanın misyonerliğini yapacak kişiler önde gelen Avrupa başkentlerine elçi olarak gönderilir. Yenilikler elçi göndermekle de kalmaz. Lale devri diye adlandırılan 1718 ve 1730 yılları arasında sadece Devlet yönetiminde değil, aynı zamanda saraya yakın Osmanlı seçkinlerinin de yaşam tarzlarında batılılaşmanın izleri görülür.  Lale Devriyle başlayan batılılaşma süreci İmparatorluğun dağılacağı tarihe kadar Devlet yönetiminin ana maddesini oluşturacaktır.

Başarısızlıkla sonuçlanan her reform süreci kaldığı yerden, yeniden ve daha sert bir şekilde devam ettirilir.1730’da İstanbul’da patlak veren Patrona Halil Ayaklanması ile Lale Devrine son verilir ve İbrahim Paşa öldürülür. Ayaklanmaya rağmen ıslahat hareketleri başta askeri meseleler olmak üzere bir çok alanda devam ettirilir.

1789’da tahta çıkan III. Selim 1792 yılında imzalanan Yaş Antlaşması’nın sağladığı barış ortamından da faydalanarak kapsamlı bir ıslahat programını uygulamaya koyar. Uzun süren görüşmelerden sonra yapılacak ıslahatlarda Avrupa modelinin baz alınması benimsenir. Batı tarzında yapılanmasına karar verilen yeni ordunun (Nizam-ı Cedid) Fransız, İngiliz ve Alman subaylar tarafından eğitilmesine karar verilir.

Ateşli bir reform yanlısı olan III. Selim 1806 Osmanlı Rus savaşı sırasında patlak veren Kabakçı Mustafa ayaklanması üzerine IV. Mustafa lehine tahtan feragat etmek zorunda kalır.(1807) Reform hareketinin sembolü haline gelen Nizam-ı Cedid ordusu dağıtılır.III. Selim yanlısı olarak bilinen Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a yürümesi üzerine III. Selim isyancılar tarafından öldürülür. Çok sevdiği padişahın cesedi ile karşılaşan Alemdar, şehzade II. Mahmud’u tahta çıkarır.

II. Mahmud tahta çıkınca Alemdar’ı Sadrazam olarak tayin eder ve dağıtılan Nizam-ı Cedid ordusunun yerine Sekban-ı Cedid ardında yeni bir ordu kurar. Bu orduda Yeniçerilerin hışmından kurtulamaz ve 1808’de ayaklanan yeniçeriler Alemdar Paşa’yı öldürerek bu orduyu da lağvederler. Tahtını kurtarma telaşına giren II. Mahmud yapılanlara sessiz kalır ancak yeniçerilerle de bir şey yapılamayacağının farkına varır. Bu dönemde çıkan ayaklanmaları fırsat bilen Rusya, Osmanlı İmparatorluğuna savaş açarak doğuda Erzurum batıda Edirne’ye kadar ilerler. Rusya ile imzalan Edirne antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğu hem Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak hem de Kafkasya kıyıların Rus’lara bırakmak zorunda kalır. Karışıklığı fırsat bilen Fransa da 1830 Cezayir’i işgal eder. II. Mahmud bu ayaklanmalar esnasında yetersizliği açıkça ortaya çıkan ve 500 yıldır Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan Yeniçeri ocağını halkında desteğini alarak kaldırmayı başarır.(1826)  Tarihe Vakay-ı Hayriye olarak geçen bu olayın faturasını imparatorluk 1828-29 Osmanlı Rus savaşında çok ağır öder. Kaldırılan yeniçeri ocağının yerinede Asakir-i Mansure-i  Muhammediye adında yeni bir ordu kurulur.

Çalkantılı geçen saltanatı boyunca II. Mahmud’u en fazla uğraştıran ne İmparatorluğu parçalamak isteyen büyük devletler nede ıslahatlara gösterilen tepkilerdi. Fransa’nın da desteğini alarak Mısır’ı fiilen bağımsız bir devlet haline getirip gözünü Suriye ve Anadolu topraklarına diken Kavalalı Mehmed Ali Paşa II. Mahmud’un korkulu rüyası haline gelmişti.

II. Mahmud’un ölümüyle genç yaşta tahta çıkan Abdülmecid babası gibi reform yanlısıdır. Hem faydalı olduğuna inandığından hem de Mısır meselesinin çözümünü kolaylaştırmak amacıyla saltanatının ilk günlerinde Tanzimat Fermanın ilan eder. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın başta İngiltere olmak üzere büyük devletlere danışarak hazırladığı Tanzimat Fermanı Abdülmecid’in tahta çıkışından dört ay sonra 1839 yılında Topkapı Sarayının Gülhane köşkü önünde yüksek sesle okunur. Müslim ve gayri Müslim tebaa arasındaki şahsi haklarda eşitlik sağlanması amacını güden Tanzimat bu iki camia arasında ki dengenin gayri Müslimler lehine değişmesine neden olur. Kendi bünyesinde ki barındırdıkları azınlıklara karşı aynı hoşgörüyü göstermeyen bu devletler söz konusu Osmanlı olunca özgürlük şampiyonu kesilmekten geri kalmazlar. Gayri Müslim tebaanın şahsi hakları konusundaki gelişmeler Tanzimat fermanıyla da sınırlı kalmaz. Mustafa Reşid Paşa’nın izinden giden Ali ve Fuat Paşa’lar  Avrupalı devletlerin çıkarlarını göz önünde bulundurarak yeni bir Islahat Fermanı daha hazırlarlar.( 1856)

Tanzimat Fermanında olduğu gibi Islahat Fermanında da büyük devletlerin baskılarını ve onlara inanmış Osmanlı devlet adamlarının basiretsizliğini görmek mümkündür.

39 yaşında veremden ölen Abdülmecid’in yerine Abdülaziz geçer.(1861) Ancak Mithat Paşa’nın da desteğini alan Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın düzenlediği darbe sonucunda Sultan Abdülaziz tahtan indirilir. (1876) Bir müddet sonrada intihar süsü vermek suretiyle öldürülür. Sultan Abdülaziz’in öldürülmesinde ve mason olan V. Murat’ın tahta geçmesinde Mithat Paşa ve Serasker Hüseyin Avni büyük rol oynamıştır. Ruh sağlığı giderek bozulan V. Murat üç ay sonra tahttan indirilir ve yerine saltanatının ilk yıllarında çok çetin sorunlarla yüzleşmek zorunda kalan II. Abdülhamid Han geçer.(1876)

Avrupalı devletlerin Osmanlı imparatorluğunu parçalamamasının sebebini bu devletlerin bölgedeki çıkarlarının birbirine ters düşmesinden kaynaklandığını gören Abdülhamid büyük devletlerin bu zaafını saltanatı boyunca batıyla olan ilişkilerinde bir koz olarak kullanır. Sultan tarafsız bir politika izleyerek Avrupalı devletlerin Ortadoğu’daki çıkar çatışmalarını körükleme yoluna gider. Böylece bölgedeki çıkarlarını korumak isteyen devletlerin doğrudan kendine yönelmesini sağlar.

Fransa tarafından inşa edilmesine rağmen Süveyş Kanalı’nın İngiltere’nin denetimi altında olmasını öne çıkararak Mısır konusunda bu iki devleti karşı karşıya getirir. Doğuya açılma yanlısı olan Almanya’ya Berlin-Bağdat demiryolu projesini vererek Mezepotamya ve Basra Körfezindeki İngiliz-Alman rekabetini körükler. Tunus ve Libya konusunda çıkarları çatışan Fransa ve İtalya’yı da Kuzey Afraka’da karşı karşıya getirir.

İmparatorluğu uğraştıran diğer bir sorun ise Berlin kongresinde kararlaştırılan azınlık ıslahatlarıdır. Azınlıkların ilk önce özerklik daha sonra bağımsızlık taleplerinde bulunacaklarını çok iyi bilen padişah Makedonya ve Doğu Anadolu’da ki gayri Müslimler lehine olan ıslahatları gerçekleştirmeyi şiddetle reddeder. Bu konuda Almanya ve Rusya’yı yanına almayı başaran Sultan ingiltere’yi zor durumda bırakır.

II. Abdülhamid’i kendinden önceki padişahlardan ayıran bir özellikte, sembolik hale gelmiş olan ve önemi yitirilmiş Hilafet makamına, işlevsellik kazandırarak siyasi bir koz olarak kullanmasıdır. Sultan Kuzey Afrika’dan Çin’e kadar bütün dünya Müslümanlarına ulaşmaya çalışır. Bunda da hayli başarılı olur. Sözün kısası kısıtlı imkanlara rağmen dehasını kullanarak çökme aşamasında olan imparatorluğu bir müddet daha ayakta tutmayı başaran II. Abdülhamid 31 Mart vakası olarak adlandırılan kanlı hadiseden sonra İttihat ve Terakki cemiyeti tarafından tahttan indirilerek (1909) yerine daha pasif görülen V. Mehmet Reşad getirilir.Abdülhamid ise aile efradı ile 1912’ye kadar sürgün kalacağı Selanik’e gönderilir.

Sultan Abdülhamid’in dengeli ve tutarlı politikaları sayesinde korunan İmparatorluğun birliği acemi, beceriksiz hatta hain ellerde kısa sürede dağılır. Sultanın 33 yıllık saltanatı süresince ertelemek için didindiği çöküş artık kapıdadır.

1909’dan itibaren kontrolü ele geçiren İttihat ve Terakki kendisininde parçası olduğu çöküşün engellenmesine yönelik girişimlerden bir sonuç elde edemez. İtalya 1911’de Trablusgarp, Rodos ve 12 adayı işgal eder. Bununla birlikte Rusya’nın da kışkırtmasıyla 1912 de patlak veren  Balkan  Savaşlarında da Devlet-i Aliye büyük bir hezimete uğrar.Edirne dahil bütün Rumeli kaybedilir.

 Artık I. Dünya savaşı arifesinde İmparatorluk çok zor durumdadır. Balkan savaşlarında ağır bir yenilgi alınmış, Rumeli’nin tamamı kaybedilmiş ve Fransa, Rusya’nın da teşvikiyle Ayastefanos anlaşmasını bahane edip Ermenileri kışkırtarak Anadolu topraklarına göz dikmiştir. İşte böyle bir ortamda I. Dünya savaşı patlak verir. Avrupa devletleri , İngiliz,Fransız, Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri ve Almanya,İtalya,Avusturya-Macaristan’ın oluşturduğu İttifak Devletleri adı altında iki ana gruba ayrılır. Osmanlılar Abdülhamid’in Avrupa’ya karşı oluşturduğu denge politikasını terk ederek Enver Paşa’nın emri vakisiyle Almanların yanında yer alırlar. İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisinin adı değiştirilerek karadenize açılmasına izin verilir. Karadenize açılan Alman gemileri Rus kıyılarını topa tutarlar. Bunun üzerine de Ruslar derhal Osmanlılara savaş açarlar.

14 Kasım’da Cihad-ı Ekber ilan eden Osmanlılar savaş süresince Rus,Irak ,Filistin-Suriye,Çanakkale,Galiçya,Sina-Mısır,Arabistan gibi bir çok cephede mücadele etmek zorunda kalır. Çanakkale Zafer’i gibi destansı zaferlere rağmen Sarıkamışta Enver paşa komutasındaki 90 bin askerin düşmana tek bir kurşun sıkman donarak ölmesi gibi Osmanlı tarihinin tanık olduğu en hazin olaylar çöküşe son noktayı koyacak yenilgiyi engelleyemecektir. Artık kaçınılmaz sona doğru yaklaşılmaktadır.

Bu arada İstanbul’da Saltanat değişikliği olur. Ölen Sultan Reşad’ın yerine her şeyin kaybedilmek üzere olduğu bir dönemde Sultan Vahdeddin geçer.(3 Temmuz 1918) Çöküşün altına imza atmak hiçbir suçu ve sorumluluğu olmayan bu talihsiz sultana nasip olur. Ağır şartlar ihtiva eden Mondros Mütareke’si imzalanmak zorunda kalınır.(30 Ekim 1918 ) Bu imza aynı zamanda Avrupalılar tarafından uzun süredir hasta adam olarak adlandırılan Osmanlılarında sonu olur.

I DÜNYA SAVAŞI SONRASI ORTADOĞU :

Avrupa devletleri tarafından uzun süredir hasta adam olarak adlandırılan Osmanlı İmparatorluğu, gereksiz yere girilen I. dünya savaşı sonrasında parçalanma safhasına gelmiştir. Aç kurtlar gözlerini imparatorluğun topraklarına dikmişlerdir artık. Ortadoğu savaş sonrası fiili olarak İngiliz ve Fransızların denetimi altına girer.

1517 Ridaniye savaşıyla Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyeti altına giren Araplar Devleti Aliye’nin hüküm sürdüğü beş yüz sene boyunca mezhep farklılıklarından kaynaklanan ve son derece sınırlı bir alanı kapsayan Yemen ve Vahhabi isyanları dışında İmparatorluğa sadık kalırlar. Payitahttan binlerce kilometre uzaklıkta bulunan Mısır, Libya, Cezayir ve Tunus’taki Müslümanlar ilahi bir görev olarak algıladıkları İmparatorluğa sadakatten ayrılmazlar.

Araplarda diğer milletler gibi 19. yüzyılda İmparatorlukları sarsan milliyetçilik akımının yıkıcı tesirinden kurtulamazlar. İlk önce Lübnan ve Mısır’da bulunan Hıristiyan Araplar arasında filizlenen milliyetçilik kısa sürede Müslüman Araplara da sirayet eder. Başlarda küçük bir toplulukla sınırlı kalan Arap Milliyetçiliği 1916 yılında Şerif Hüseyin’in ortaya çıkışıyla yeni bir ivme kazanır.

İmparatorluğun çöküşünü hızlandıracak siyasi kararları ile tarihe geçen İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’in tehlikeli bulduğu için oğulları ile birlikte 16 yıl süreyle İstanbul’da tuttuğu Şerif Hüseyin’i II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Hicaz Valisi ve Mekke Emiri olarak Arabistan’a gönderir. Şerif Hüseyin atandığı Hicaz Valiliğinin de imkânlarından yararlanarak hayalindeki büyük Arap Devletinin kurulmasına yönelik girişimlerini hızlandırır.

İngilizlerin desteğini alan ve kendince yeterli güvencesi olan Şerif Hüseyin savaşın kritik bir safhaya girdiği 1916 Haziranında mensubu bulunduğu imparatorluğa karşı isyan bayrağını çeker. Mekke’de bulunana sınırlı sayıdaki Osmanlı askerini etkisiz hale getirerek şehrin kontrolünü ele geçirir. Lawrence gibi ajanlarında rol aldığı ayaklanma başlarda geniş bir yankı bulmasa da henüz güney cephesi açmayı düşünmeyen İngiltere’ye rahat bir nefes aldırır. 1918 sonbaharına gelindiğinde ise tüm bölgenin yönetimi İngiltere ve müttefiki Fransa’nın eline geçer. Beyrut ve kıyı şeridindeki birkaç şehir dışında Suriye’nin yönetimi Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Faysal’a bırakılır.

Bölgeyi iki Avrupalı devletin sömürgesi haline getiren Sykes-picot anlaşması devreye sokulmuş ve daha savaş bitmeden açıklanan Balfour Deklarasyonu ( Filistin’de kurulacak bir Yahudi devletine kapı aralayan açıklama-1917) sonradan yaşanacakların net bir göstergesi olmuştur. Dönemin İngiliz dışişleri bakanı Aurtur Balfour tarafından 1917’de yayınlanan söz konusu deklarasyonda şöyle deniliyordu : “  Haşmetli İngiliz Kraliyet Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için  en değerli mesailerini harcayacaktır…..” 

Ne Şerif Hüseyin’in hamisi İngiltere nezdinde ki son gayretleri nede oğlunun 1919 daki Paris barış görüşmelerinde yapmış olduğu cılız diplomatik girişimler bu acı gerçeği değiştirmeyecektir. En azından Hicazın kendine bırakılacağını sanan Şerif Hüseyin bunda da yanılır. Çift taraflı oynayan İngilizler daha şanslı gördükleri İbn-i Suud’a yardım ederek bütün Arap yarım adasına hakim olmalarını sağlarlar. Görevi tamamlanan Şerif Hüseyin ise 1930’a kadar sürgünde kalacağı Kıbrıs’a gönderilir. Ölmeden 1 yıl önce geldiği Ürdün’de Osmanlıya karşı ayaklanmakla ne kadar büyük bir hata yaptığını gözyaşları içinde ifade eder. Bu pişmanlık Mustafa Müftüoğlu’nun Yalan söyleyen tarih utansın adlı kitabının I. cildinde geniş bir şekilde anlatılmaktadır.

Savaş sonrası Ortadoğu’nun haritası tamamen değişir. İngiltere ve Fransa geniş bir coğrafyayı kapsayan ve son derece stratejik öneme sahip bölgeyi böl-parçala yönet taktiği çerçevesinde küçük parçalara ayırır. 1920’de kurulan bu küçük Arap devletleriyle de Ortadoğu büyük ölçüde şekillenir. Milletler cemiyetinin yeni sınırları resmen tanımasıyla da süreç tamamlanmış olur. Toroslardan Hint Okyanusuna kadar uzanan büyük Arap devleti hayaliyle yola çıkan Araplar için sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğundan kurtulunmuş ama bu kezde başka bir gücün boyunduruğu altına girilmiştir.  Üstelik yeni Efendiler hüküm sürdüğü 500 yıl boyunca bölgeye barış ve istikrar getiren Osmanlının aksine sömürgeci politikalar takip ederler.

General Allenby komutasında ki İngiliz ordusu yukarda bahsettiğimiz Balfour deklarasyonunun açıklanmasından yaklaşık bir ay sonra Kudüs’ü ele geçirir.( 9 Aralık 1917 ) Bu aynı zaman da Filistin’de 1948’e kadar sürecek İngiliz hâkimiyetinin başlangıcıdır. Daha savaş bitmeden Siyonistlerden yana tavır koyan İngiltere Filistin yönetiminin kilit noktalarına Siyonizm’e sempati duyan Yahudi asıllı kişileri atar. Siyonist hareket Yahudi unsurların bu kadar ağır bastığı Filistin İngiliz yönetimi altında hızlı bir ilerleme sağlar. Yönetim daha ilk yılında Filistin’e 16 bin 500 Yahudi göçmeni yerleştirmeyi planlar. Bu rakamlar her geçen yıl artarak devam eder. İngiltere’nin Filistin’e hakim olmaya başladığı yıllarda 84 bin olan Yahudi nüfusu İngilizlerin Filistin’i terk ettikleri 1948 yılında 8 kat artarak 650 bin’e ulaşır. Aşağıdaki tablodan da durum daha net anlaşılacaktır.

Yıllar
Yahudi Nüfusu
Genel Nüfus
Yahudi Oranı
1882
24.000
600.000
%4
1914
85.000
815.000
%10
1922
84.000
836.000
%10
1931
174.000
1.207.000
%14
1935
443.000
1.843.000
%24
1947
589.341
1.908.775
%30
1948
650.000
2.000.000
%33

Siyonist hareketin İngiliz mandası altındaki gelişimi sadece sayısal bir faktör olan göçle de sınırlı kalmaz. Her alanda örgütlenen teşkilat devlet içinde devlet haline gelir. 1918’de temeli atılan Kudüs’teki İbrani Üniversitesi kısa sürede tamamlanarak General Allenb’in de hazır bulunduğu bir törenle açılır. Siyasal yaşamın ayrılmaz parçası olan İşçi Partisi de yine bu dönemde hayat bulur. Devlete giden yoldaki adımlar sadece idari alanda sınırlı kalmayıp askeri alanları da kapsar. İlk olarak bekçiler anlamına gelen Haşomer adlı milis kuvveti, 1921 yılında da askeri yapılanmanın omurgasını oluşturan hagana kurulur.

Devamlı artan Yahudi göçü karşısında İngilizlerin hiçbir girişimde bulunmaması üzerine 1936’da patlak veren Arap ayaklanmasını incelemek üzere bölgeye gönderilen Peel Komisyonu Filistin’in Arap, Yahudi ve Kudüs’ü kapsayan uluslar arası bölge olmak üzere üçe ayrılması yönünde görüş bildirir. Komisyonun görüşlerini kabul eden İngiltere bu yönde çalışmalarda bulunur. İlk etapta küçük de olsa bir devlete sahip olmak isteyen Siyonist hareket de kararı benimser. Araplar ise İsrail devletine kapı aralayan karara itiraz ederler ve ayaklanmalar yayılarak devam eder. Olayları kontrol altına almakta zorluk çeken İngilizler II. Dünya savaşının da patlak vermesiyle hep Siyonistlerin lehinde verdikleri kararlarda radikal değişiklikler yapmak zorunda kalırlar. Savaş arifesinde İngiliz karşıtı Nazilere sempatiyle bakan Arap kamuoyunu yanlarına çekebilmek için 1939’da Siyonistlerin şiddetle karşı çıkacakları bir takım kararlar alırlar. İlk etapta sorunun kaynağı olarak görünen Yahudi göçüne sınırlama getirilir ve göç beş sene için 75 bin ile sınırlandırılır. Ayrıca Paylaşım planından da vazgeçilerek Filistin’in on yıllık bir süreç içerisinde bir bütün olarak bağımsızlığa ulaşmasına karar verilir.

Bu kararlar karşısında şok olan Siyonistler İngiltere’ye karşı olan tutumunu tekrar gözden geçirir. Siyonistler değişen göç dengelerini de göz önünde bulundurarak 1939’a kadar uluslar arası arenada Siyonizm’in en büyük hamisi olan İngiltere’ye karşı cephe alırlar. Ancak ABD’nin tepkisini çekmemek için II. Dünya savaşı süresince müttefiklerinin safında yer alıp İngiltere’yi zor durumda bırakacak hareketlerden kaçınırlar. Ama savaşın sona ermesiyle birlikte 1945 Ekiminden itibaren İngiltere’ye karşı hareket planları da geliştirilmeye başlanır. Daha önceden kurulan Hagana,Irgun ve Stern gibi örgütler çok kanlı eylemlere imza atarlar. Daha sonra İsrail başbakanı olacak Menaham Begin önderliğinde ki Irgun örgütü İngilizlerin genel karargâh olarak kullandıkları Kudüs’teki Kral David Otelini havaya uçurarak onlarca kişinin ölmesine neden olur. Bunun dışında diğer örgütlerde birçok bombalama eylemlerinde bulunurlar. Terör eylemleri karşısında iyice köşeye sıkışan İngiltere Filistin’i BM’ye devrederek soruna uluslar arası bir boyut kazandırır. 1947’den itibaren sorunu incelemeye başlayan BM komitesi Filistin’in Arap ve Yahudi olmak üzere iki ayrı devlete bölünmesini öngören çoğunluk tasarısını kabul eder. Genel kurulda kabul edilen 181 sayılı tarihi karar Yahudilerin asırlardır özlemini duydukları devletin yani İsrail’in meşru zemini oluşturur. Tasarıya göre Kudüs BM’nin denetimi altında kalacak uluslar arası bölgeye devredilir.

ABD, BM genel kurulunda görüşülen Filistin paylaşma planının oylanması noktasında aktif şekilde yer alır. Başkan Truman gerekenin yapılması hususunda delegesini bizzat uyarır ve Fransa delegesine de paylaşım planına karşı çıkması durumunda ülkesine yapılan yardımların kesileceği diplomatik bir yolla anlatılır. Buna rağmen oylama tarihine gelinirken gereken üçte ikilik çoğunluğa ulaşılamadığını anlayan Siyonist hareket kendilerini destekleyen delegelerin de yardımıyla oylama tarihini erteletmeyi başarır. Karşı oy kullanacak ülkeler üzerinde müthiş bir baskı kurulur. Baskıların ne denli etkili olduğu oylamanın yapıldığı 29 Kasımda belli olur. (1947) Oynanan oyunun ancak farkına varan Arap ülkeleri ise daha sonra sıklıkla tanıklık edecekleri ilk diplomatik hezimetin şaşkınlığını yaşamaktadırlar.

İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği tarihte 2 milyon 65 bin olan Filistin nüfusunun 1 milyon 415 bini Arap, yapılan göçlerle birlikte 650 binide Yahudi idi. Göçlere rağmen paylaşım planın kabul edildiği tarihte bile Filistin nüfusunun ezici çoğunluğunu hala Araplar oluşturuyordu. Ayrıca Yahudilerin ellerinde bulundurdukları topraklar Filistin topraklarının yalnızca % 5.67 sini teşkil ediyordu. Tüm bunları göz önünde bulundurmayacak kadar yanlı bir tutum izleyen BM’ler Filistin topraklarının %56 lık gibi büyük bir kısmını nüfusun % 33 ünü teşkil eden Yahudilere verir.

Göçlerdeki Nazi Faktörü:

Siyonizm’in oluşmasında ve gelişmesinde etkin rol oynayan Avrupa kaynaklı anti-semit eylemler Siyonist hareketin hedefine varmasında belirgin rol oynamıştır. Filistin’e Yahudi göçü 1925’den itibaren azalmaya başlar.1927-29 tarihler arasında ise durur hatta gerilemeye başlar. Bu dönemde yılda ortalama 3200 Yahudi hayal kırıklığına uğradığı Filistin’i terk etmeye başlar. Daha vahim olanı ise Siyonizm olan umutların yitirilmeye başlanmasıdır. Başarısızlık riskiyle karşı karşıya kalan Siyonist hareket Nazilerin neden olduğu anti-semit dalga sayesinde tıkanma sürecini aşmayı başarır. Yahudi göçü Hitlerin iktidara geldiği 1933 yılından itibaren tekrar hız kazanır. Nazilerle Siyonistler arasında karşılıklı çıkar ilişkilerinden bahsetmek abartılı gibi görünse de neden sonuç ilişkileri ve bu konuda ki beyanlar göz önünde bulundurulduğunda bunun hiç de öyle yabana atılacak bir görüş olmadığı anlaşılır. Asimilasyona maruz kalan, zamanla kimliklerini yitireceği ve Sion’a dönme idealinin imkânsız hale geleceğini düşünen Siyonist örgütler diğer bazı Yahudi kuruluşların aksine Avrupa’da başlayan anti-semit hareketlere sıcak bakarlar hatta destek bile verirler. Ayrıca sosyo-ekonomik konumları hayli güçlü olan Avrupa Yahudileri özellikle göç etmesi istenen elit tabaka, ancak böyle bir yıldırma yöntemiyle Filistin’e götürülebilirdi. Her fırsatta Siyonistlerin hedefinin Avrupa’daki Yahudilerden ziyade İsrail topraklarının kurtarılması olduğunu söyleyen David Ben Gourion’un “ Bilsem ki Almanya’daki bütün Yahudi çocuklarını kurtarmak için ya hepsi İngiltere’ye nakledilecek, ya da yarısı İsrail’e götürülecek; ben ikincisini tercik ederdim “(İngiltere-1938) şeklindeki sözleriyle yine Yahudi ajansının “Eğer 50 bin kişi arasından ülkenin inşasına katkıda bulunacak 10 bin kişi ile bizim için ölü bir yük haline gelecek 1 milyon Yahudi arasında tercih yapacak olursan 10 bini kurtarmalı ve bunlarla sınırlı kalmalıyız” (1943)  açıklaması gerçekleri gözler önüne sermektedir.

“Bizim Yahudi milliyetçiliğine olan bağlılığımız, Alman ulusunun nasyonal ve ırksal gerçekleri ile büyük bir ilişki ve uyum içindedir.”diyen Almanya Siyonist Federasyonu en büyük tehlike olarak gördüğü asimilasyon eğilimini işlevsiz kılacağına inandığı Nazi yönetimine destek verir. Almanya’ya karşı yürütülen boykota karşı çıkan örgüt 21 Haziran 1933’te Nazi yönetimine gönderdiği mektupta şu ifadelere yer verir.”Almanya’daki Siyonist faaliyetleri idari tedbirlerle engellemeye hiç gerek yok. Çünkü Siyonizm, hedefi Almanya Yahudilerini tedricen sınır dışı etmek olan nasyonal sosyalizmin programına zıt bir hareket değildir.”  Siyonistlerin Londra temsilcisinin bakış açısı Alman Siyonistlerinkinden pek farklı değildir.

Kafalardaki soru işaretlerini artıran diğer bir nokta ise bugün tüm araştırmacılar tarafından kabul edilen Hitler’in iktidar yürüyüşü ve silahlanma sürecindeki Yahudi mali desteğidir. Führer’in yakın arkadaşlarından Herman Rausching “Hitler m’a dit que” adlı kitabında Hitlerin anlamsız gibi görünen bu desteğe atıfta bulunan şu ifadelere yer verir. “ Yahudiler mücadelemde bana önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi.”

Siyonistler bir şekilde kendilerinin de katkıda bulunduğu bu anti-semit hareketleri propaganda aygıtına dönüştürmeyi ve Amerikan Yahudi lobisinin de yardımlarıyla dünya kamuoyunu kendi lehlerine çevirmeyi başarırlar. Böylece hem Filistin’e göçü hızlandırmayı hem de hedefe ulaşmada dönüm noktası olarak kabul edilen dünya kamuoyunu kazanmayı başarırlar. Soykırım olarak tabir edilen katliamların gerek nitelik gerekse nicelik olarak abartıldığı hatta daha dramatik göstermek maksadı ile hikâyelerin uydurulduğu, filmlerin yapıldığı bilinmektedir. Siyonistler mümkün olan en etkili şekilde yansıttıkları katliamları bu propagandalar sayesinde sürekli gündemde kalmasını sağlarlar. Göçü sınırlayan İngiliz idaresini zor durumda bırakmak içinde aynı yönteme başvururlar, hatta kendi insanlarının bulunduğu gemiyi batırmaktan çekinmezler. Avrupa’daki anti-semit uygulamalardan kaçan 250 Yahudi’nin bulunduğu göçmen gemisi Marutius adasına götürüleceği sırada ani bir patlamayla sulara gömülür. Batan gemiyi göçmenlerin vaat edilmiş topraklara kavuşma özleminin yansıması olarak sergileyen Siyonistlere göre Filistin’e sokulmayan göçmenler dönmektense ölmeyi tercih etmişlerdi. Oysa gerçek çok farklıdır. Gemi bizzat hagana elemanları tarafından batırılmıştır.

Somut verilere dayanan bu çarpıcı tespitler abartılı bulunabilir, hatta komplo teorisi olmakla da itham edilebilir. Ama şu unutulmamalıdır ki çıkarların ön planda tutulduğu, sonuca giden her şeyin mubah sayıldığı dünya siyasetinde ihtimal dahi verilmeyen olasılıkların gerçekleşmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Hele hele söz konusu olan Siyonistler ise……


Dost devletler yoktur, aynı çıkarları paylaşan devletler vardır….

Kaynak : Medeniyetlerin çatıştığı nokta Ortadoğu ( Ömer Turan )














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder